Yer: Genek Köyü. Anadolu'da küçük bir köy, evleri yüzyüze bakan. İnsanları fakir ama kendi dünyalarında yaşayan mutlu bir köy.
Güzel mi güzel, alımlı mı alımlı, hayat dolu genç çalışkan vefakâr cefakâr bir kız
Güllü herkesten sonra yatar, horozlarla kalkar, güneş onun yatağının üstüne hiç doğmazdı. Güllünün kalktığında dere boyunca uzanan kavak ağaçlarında gecelemiş serçeler de uyanır, cıvıl cıvıl mutluluk şarkılarıyla doğan güneşi karşılarlardı.
Güllü gönlünü komşunun oğlu Ali'ye kaptırmış ama edebinden hiç belli edememişti. Ali ile evlendirilen Güllü büyük küçük hiçbir erkeğin önüne geçmez, erkekler gelip geçene kadar kenarda başını öne eğip beklerdi. Büyük akrabalarına gelinlik eder, yüksek sesle konuşmazdı. Sofrada bir eliyle kaşık tutarken diğer eliyle de yaşmağıyla ağzını göstermeden karnını doyurmaya çalışırdı. Onlar otururken güllü gelin odanın gerisinde ayakta beklerdi. Gelin olmanın gereği de bu idi. Töreler çok katı bir şekilde yürürlükte idi.
Yiğit gelindi Güllü. Erkekler kadar yiğit, kendine güvenen ümitle hayata sarılan biriydi. Daha beş yıllık evli iken üç çocuk doğurdu, koçlar gibi üç oğlan.
Günlerden bir gün köye iki zaptiye geldi. Askere alınacak gençleri topladılar. Çünkü Osmanlı harbe girmiş Ruslar Tuna'yı geçip Pilevne' ye gelmişti.
Ali de o gün köyün diğer gençleri gibi asker oldu. Dualarla ağıtlarla uğurladılar Kaşharman' dan. Kısa boylu, kiremit yüzlü yiğitler ateşe uçan kelebekler gibi gök ekinli tarlalardan güneşin doğduğu yere doğru uçup gittiler. İçlerine akıttılar gözyaşlarını, arkalarına bakmadan yürüyüp gittiler.
Yapabileceği bir şey yoktu üç oğluyla baş başa kaldı Güllü, kaderiyle baş başa. Karasığır öküzleriyle herk yaptı, tohum saçtı, ekin ekti; gözyaşlarıyla suladı toprağını, hasretiyle umutlarıyla bekledi yiğidinin gelmesini. Aylar yıllar geçti, ümidini kaybetmedi. Ne bir mektubu geldi Ali'nin ne de künyesi. Ali Ruslara esir düşmüştü. Bükreş'e götürülmüştü. Güllü ne bilir Rusu ne bilir Bükreş'i.
Çocuklar düşe kalka, yarı aç yarı tok yalın ayak başıkabak büyüdüler. Soğuk kış gecelerinde isli çıra ışığında aydınlandılar. Ocakta yanan tezek dumanında ısınarak üçü bir yatakta birbirine sarılarak uyur, sabahları gülerek kalkarlardı, üç kardeş güreşe tutuşur, odanın altını üstüne getirirlerdi. Güllü gelin, donsuz bacaklarına şaplağı yapıştırır, hem üzülür ağlar hem de çocuklarıyla gurur duyardı. Zorlu, çileli yıllar akıp geçti, çocuklar artık annelerinin yükünü üzerlerine almışlardı. Büyük oğlunu evlendirip tarlaya bir ırgat daha katmayı düşündüğü günlerde köye yine iki zaptiye geldi.
Zaptiyeyi hiç sevmiyordu Güllü evinin direği, gözünün bebeği Ali'sini onlar alıp götürmüşlerdi. Dünyanın en büyük devletleri toplanmış Osmanlıyı parçalayıp yok etmek için gelmişlerdi. Seferberlik ilan edilmiş, eli silah tutan herkesi askere alıyorlar. Güllüye üç oğlundan ikisini askere alacaklarını söylediler kocası Ali'nin gittiği gibi iki oğlu da ellerinin arasından kayıp gitti Gülü'nün.
Güllü yine ağıtlar yaktı ağladı bağırdı ama bir Allah'ın emri bir devletin emrine karşı durmak olmazdı.
Gözleri hep Kaşharman'dan aşıp gelecek oğullarını bekledi. Gözyaşları hiç durmadı, yüreğinin ateşi hiç sönmedi Gülü'nün. Taki büyük oğlu Mehmet'ten mektup alana kadar. Güllü kocası gideli hiç bu kadar sevinmemişti. Yüreği yerinden fırlayacak gibi oluyordu. Mektubu öptü, kokladı, bağrına bastı.
Şöyle yazmıştı Mehmet mektubunda;
Canım anacığım ben şimdi Gelibolu'dayım. Üç yanı derya ile kaplı küçük bir tepe. Yedi düvel toplanmış dağ gibi gemilere binip gelmişler. İngiliz gâvuru çok kalleş savaş ediyor. Karada keklik gibi avlıyoruz. Burayı onlara mezar edeceğiz. Kardeşim Hasan'dan mektup aldım. Hasan'ı Erzurum'a göndermişler anacığım. Çok kar yağmış çokta soğukmuş. Keşke bana ördüğün yün çorapları da Hasan'a verseydik ana. Sarıkamış'a gideceklermiş Rusları tepelemek için. Şimdilik kardan evlerde kalıyorlarmış. Gözleri de iyi görmüyormuş.
Anacığım siperde dinlenirken yorgunluktan uyuya kalmışım bir rüya gördüm. Dünya güzeli bir kızla düğünüm oluyor. Odanın önünde davullar çalınıyordu. Herkes gülüp oynuyor du. Babamda ordaydı kardeşim hasanda. Çok sevinmiştim. Sen yine ağlıyordun anacığım sen hep ağlıyordun .
NOT:Bu Mektup Mehmet'in Son Mektupuydu.
Mehmet Çanakkale'de 25 Nisan 1915 yılında Conk Bayırı'nda göğsünden yediği yedi kurşunla şehit oldu. Hasan da Allahuekber dağlarında 26 Aralık 1914'te -45 derecede tatlı bir uykuya daldı. Hala uyumaktadır. Ruhları şad olsun.
Güllü kadın daha 45'ine girmeden 80'lik ihtiyar gibi oldu; yüzleri kırıştı, beli büküldü. Hayatın olanca acımasızlığına daha fazla dayanamadı. Bir ikindi namazının son oturuşunda tevekkülle dururken yan tarafına yıkıldı ve kocası Ali'ye oğulları Mehmet ve Hasan'a kavuştu. Akşamla yatsı arasında kilime sarıp defnettiler. Ne bir mezar taşı oldu Güllü' nün ne de arkasında dua edeni. En küçük oğlu Ahmet 2 ay sonra veremden öldü.
Hulusi TAŞ
Sarıoğlu Abdullah Çavuş
Yüz yıllardır bir arada yaşayan milletimizin, dini bir ,tarihi bir,, acı ve sevinçli günleri de birdir. Geçmişte yaşadığımız acıların vahametini bilmiyoruz Sarıkamış harekatına katılmak üzere giden, Gemiler dolusu lojistik malzemenin ve 3000 Mehmetciğin Ruslar tarafından Karadeniz in soğuk sularına gömüldüğünü bir araştırmacı yeni ortaya çıkardı.Kaderci bir toplumuz başımıza gelenleri kader deyip üzerinde fazla durmayız.sebeplerini ve sonuçlarını değerlendirip gereken tedbirleri almayız.Kısacası dünü unuttuk.Dünü bilmediğimiz için bu günü de değerlendiremiyoruz,Yarınımızla ilgili ne yapmamız gerektiği hakkında hiçbir fikrimiz yok.Bu yüzden de televole kültürü ile yuvarlanıp gidiyoruz.Geçmişini bilmeyenler geleceğini nasıl tayin edebilir.Dalından kopan yaprağın akıbetini rüzgar tayin eder.Yönü belli olmayan yelkenliye rüzgar yardım edebilir mi? . Oysa atalarımız insanca yaşayabilmemiz için çok büyük bedel ödemiştir. Öyle ki Memleketin her evinden bir veya birkaç şehit vermiş .gazi vermiş. Fakirlikle ,salgın hastalıklarla mücadele etmiş her şeye rağmen namusunu, onurunu korumuştur. Bu gün üç beş bin kişilik bir çapulcu sürüsüyle baş edebilmek için ne kadar sıkıntı çektiğimiz ortadadır. Neredeyse yardım istemek için kapısını çalmadığımız ülke kalmadı. Hal bu ki yakın tarihimize bir baksak bu millet üzerine çullanan zamanın en güçlü devletlerini alt etmeyi nasıl başarmış biraz merak edip incelesek sanırım cevabını buluruz. Atalarımız gereken her şeyi yapmış bize de sadece kim olduğumuzu bilerek çok çalışmak kalıyor . Bakmasını bilirsek evimizde. Komşumuzda. Sokağımızda, kaybolan kimliğimizi kolayca bulabiliriz.Bize kim olduğumuzu öğretecek hayat hikayelerini günümüze taşımamızın gerektiğine inanıyorum. Bu anlamda size aktaracağım sarıoğlu ailesinin yaşadığı acı olaylar ve 4 kardeş den biri olan Abdullah çavuşun hikayesidir. YER.Çankırı.Eldivan .Akçalı(GENEK) Köyü TARİH.1909-1922 Sarı oğlu ailesi Hane no,27 Baba. Mehmet Sarıoğlanoğlu 1851 doğumlu Anne . Rabia 1863 doğumlu ÇOCUKLARI Mustafa 1301 - 1885 Osman 1306- 1890 Abdullah 1308- 1892 Ahmet 1313- 1897 doğumlu Balkan harbinde Osmanlı devleti seferberlik ilan etmiş ve asker toplamaya başlamıştır . Genek köyünden 18-25 yaş arası 32 genç bir gün içinde tespit edilerek askere alınır 24 temmuz 1909 tarihinde topluca İstanbul a sevk edilir.Mustafa da bu gurubun içindedir. Balkanlarda başlayan savaş 9 eylül 1922 de Yunan ın denize dökülmesine kadar devam eder Kardeşlerden Osman 1912 yılında askere alınır. İstanbul da yıldız sarayında muhafız dır. Daha sonra kardeşi Abdullah 1914 yılında asker olur oda İstanbul a sevk edilir abisi Osman la Kadıköy rıhtımında ilk ve son defa görüşürler.Abdullah yandan çarklı bir gemiye bindirilir geminin gideceği yer yemendir.. Küçük kardeş Ahmet 1917 de asker olur. Asker olan dört kardeş birbirinden habersiz yıllarca cepheden cepheye koşar . Vatan müdafaasın da canla başla mücadele ederler. Büyük kardeş Mustafa çavuş 1916 da köyüne döner .Ancak bir bacağını Kafkas cephesinde bırakmıştır..Osman da savaşın şiddetlenmesiyle Gelibolu ya gönderilir. Çanakkale savaşının en şiddetli cephesi olan cong bayırında şehit düşer.. Küçük kardeş Ahmet Gazze de Kudüs ün savunmasında aralık 1917 de şehit olmuştur. Abdullah fiziğiyle, zekasıyla ve davudi sesiyle çok başarılı bir asker dir Bölük çavuşu olmuş komutanlarının ve askerin takdirini kazanmıştır. Osmanlı devleti yedi cephede savaş verirken İngilizler yemen yollarını ele geçirirler. Yıllarca yardım alamadan yemende Osmanlının itibarını korumaya çalışmaktadırlar. Yerli halk İngiliz casusların faaliyetleri sonucu ayaklamış. Aden deki askerler yüksek tepede bulunan Şahera kalesine çekilmek zorunda kalmışlar. tam anlamıyla kapana kısılmışlardır.yiyecek bir şey kalmaz öyle ki askerlerden bazıları postallarını pişirip yemeye çalışır. Beklenen yardım hiçbir zaman gelmeyecektir. O günlerde kalede bulunan askerin yarıdan çoğu açlıktan ölür Bazıları çıldırarak kalenin burçlarından aşağı atlayıp parça parça olurlar.Monduros mütarekesi nin imzalanmasından sonra İngilizlere silahlarını teslim etmek mecburiyetinde kalırlar ve İngiliz gemileriyle İstanbul a gelmek üzere yola çıkarlar.esir askerleri teslim etmekten son anda vazgeçen İngilizler mısırda büyük bir esir kampı kurup askerlere insanlık dışı işkenceler yaparlar.Ölmüş at etlerini yedirirler. hicaz demiryolunun raylarını çölde kırbaç zoruyla taşıtırlar.Askerlerin yüzde doksanı ölür.sağ kalanlar bir buçuk yıl sonra bir gemiyle İstanbul a getirilirler. Abdullah çavuşun bölüğünden sadece 3 kişi kalmıştır.Askerliği devam eden Abdullah çavuş daha sonra. Kuvayı milliye ye katılmış.Sakarya da İnönü de yunanla süngü süngüye çarpışmıştır.Daha sonra vatanın düşmandan tamamen temizlenmesi için başkomutan Mustafa kemal paşa nın emriyle başlayan büyük taarruz da cephe gerisinde kuvvetlerin kaydırılmasında Abdullah çavuş bölüğüyle beraber bağlı olduğu birliğinden kopmuş başka birliklere dahil olmuş düşmanı İzmir e kadar takip etmiştir.çok sayıda arkadaşı kollarında şehit olmuştur, Milli Mücadele zaferle tamamlanınca artık Abdullah çavuş da terhis edilir. Annesi- babası ve köylüleri çoktan ümidi kesmiş Abdullah ın gelmeyeceğini düşünürken sağ salim köyüne döner.1922 yılının sonlarıdır. Abdullah çavuş evine gelir .annesi ekmek yaparken içeri giren yabancı karşısında toparlanır sen kimsin evladım ne istiyorsun diye sorunca ana ben oğlun tanımadın mı beni diyerek boynuna sarılır..8 yıl Abdullah tan çok şey almış tır.artık eski Abdullah yoktur. askere giderken 22 olan yaşı 30 olmuştur. Evlenip çoluk çocuğa karışır geçim derdinde yıllar akıp gider. Devlet Kurtuluş savaşına katılan gazilerini İstiklal Madalyası ile taltif eder. Ancak Abdullah çavuşu arayıp soran olmaz Kendisine neden madalya verilmediğini sormak için ilgili makamlara gider ve hiç beklemediği bir cevapla karşılaşır.Asker kaçağı olduğunu, cepheden kaçtığı nı söylerler. Kayıtlarda “ hayatı memat-ı meçhul” ibaresi yazılıdır. Abdullah çavuş hiddetle karşısındakinin boğazına sarılır” sen ne dersin be adam bunu bana ne cüretle söylersin ben sekiz yıl harp ettim, Süngülediğim düşman senin yedi sülalenden fazla keşke iki kardeşimi alan düşman benim canımı da alaydı da bu sözü duymasaydım “.der. Savaşın hengamesinde kaybolup gitmiştir onuru ve itibarı. derdini anlayacak kimse bulunmaz . Çaresiz köye döner kendisi gibi sağ olarak.köye dönebilen 5-6 gazi göğüslerine astıkları madalyalarını büyük bir gururla taşırlar.Abdullah çavuş madalya alamadığına değil onu anlamayanlara çok üzülür. artık kimse ona Abdullah çavuş senin madalyan nerde diye soramaz soranlar cevabını tokat veya baston darbesi olarak alırlar. Her şeye rağmen Devlete, Millete küsmez .O kendi vicdanında üzerine düşeni fazlasıyla yaptığından emin olduğu için huzurludur. Ben çocukken evimiz Abdullah Çavuşun evine komşuydu Abdullah çavuş irice cüsseli geniş omuzlu her zaman ciddi asık suratlı bir ihtiyardı. yanına yaklaşmaya korkardık. Hacı takkesinin üstüne sarı poşusunu dolar ucunu arkadan meşin yeleğinin üstüne inecek kadar uzatırdı. Duvarın dibine oturur gümüş tabakasından sigarasını çıkarır kehribar ağızlığına takar , derin derin çekerdi. fazla kalabalıktan ve boş konuşmalardan hoşlanmaz yalnız oturur elinde üç otuzluk tesbihiyle saatlerce gözleri boşluğa dalar giderdi. Mahallenin çocukları toplanır dibek taşında neşeyle oyunlar oynardık. Gürültümüzden rahatsız olmalı ki gür sesiyle bizi azarlardı. Kaçarak başka yere giderdik. İlkokul da iken bayram kutlamalarında öğretmenler onu her yıl hatıralarını anlatması için okula getirir kendisine büyük saygı gösterirlerdi. Abdullah çavuş yorgun bedenini öğretmen kürsüsüne zor atar biraz soluklandıktan sonra Bu vatanın nasıl kurtarıldığını anlatırdı.Sanki o günleri yeniden yaşardı. Konuşurken heyecanlanır.bastonunu kürsüye vurur. Kamburlaşan beli doğrulur. Yorgun dizlerine can gelirdi .göz yaşları sakalını ıslatırdı. çocuk aklımla neden ağladığını anlamazdım. hatta savaşta ölmeden kurtulduğu için sevinmesi gerektiğini düşünürdüm. 1960 lı yıllarda köyde bir düğün olur çevre köylerden de çok sayıda misafir gelir. düğünde at yarışı yapılır cirit oyunu oynarlar çok kalabalık ve hareketli bu ortamda misafir gençler arasında kavga çıkar . ortalık savaş alanına dönmüştür. arbede sırasında Abdullah çavuş ortaya fırlar.Bastonunu sağa sola sallayarak bağırmaya başlar. “Haydi aslanlarım. Haydi yiğitlerim vurun .Allah aşkına Muhammed aşkına vurun bayrağa iyi sahip olun yere düşürmeyin.cephe yarılmak üzere vurun vurun” Kolundan tutup kenara çekerler kalabalığın birazı kızar birazı güler çünkü onu anlayan yoktur. çünkü onu kimse anlamamıştır.Başta devletin kurumları olmak üzere hiç anlayanı olmamıştır.devletimiz sekiz yıl cepheler de , açlıkla, susuzlukla, hastalıkla, bitlerle ,soğukla, sıcakla ve düşmanla savaşan Abdullah çavuşa iadeyi itibarını borçludur. Ey onurlu kahraman Ey Abdullah çavuş.sen den özür dilerim seni anlamayanlar için. Özür dilerim çocukken gürültü ederek seni rahatsız ettiğim için ve teşekkür ederim akan gözyaşlarının ne anlama geldiğini öğrettiğin için.Teşekkür ederim vatanın nasıl sevileceğini gösterdiğin için .Teşekkür ederim bu vatanı bize bıraktığınız için Hakkını helal et bize ,Devlete her şeyini verip hiçbir şey almadığın için.